Yukleniyor..

Prof. Dr. M. Osman Korfmann Hakkında

Bir Büyük Arkeoloğun Ardından: Troia ve Osman Bey

Fotoğraf: Kemal Nuraydın


Kazıların sağlam kaynaklar tarafından desteklenmesine yol açmış, 70'li yıllardan beri özel sponsorları kazı çalışmalarına katmıştır.Hayatı Anadolu arkeolojisiyle geçmiş, arkeolojiyi ve arkeolojik çalışmaları bir yaşam biçimi olarak seçmiş ve bunun hakkını her anlamda vererek yaşamış sevgili Osman Bey, vakitsiz bir şekilde aramızdan ayrıldı. Altmışüç yıllık hayatına Demircihüyük, Beşik-Yassı, Beşik-Sivri Tepe, Troia ve Kumtepe, Udabno (Gürcistan) kazıları ile çok sayıda kitap, makale, sergi ve belgesel film gibi çalışmalar sığdırmıştır. Türkiye'de yapılan kazı sonuçlarına dayanarak, Avrupa kültür tarihinin köklerinin Anadolu'da olduğunu, Avrupa'dan ve kendi ülkesinden gelen tepkilere rağmen, her alanda dile getirmiştir. Türkiye'de çalışmış ve halen çalışmakta olan pek çok Türk ve yabancı arkeologlara her alanda destek olmuş, çok, ama hiç kimsenin yapmadığı oranda fazla Türk öğrenciye yabancı ülkelerde yüksek lisans ve doktora yapma imkânı sağlayarak, Türk arkeolojisinin, özellikle de prehistoryasının Avrupa standartlarında kalmasında büyük katkılarda bulunmuştur. Ancak Osman Bey'i, Osman Bey yapan ise çalışmalarındaki kendine özgü tarzıdır. Onu unutulmaz kılacak bu Osman Bey ekolünü şöylece özetleyebiliriz:

  • Kazılarda en modern yöntemlerin kullanılmasına büyük özen göstermiştir. Demircihüyük kazılarından itibaren etnoarkeoloji ve hava fotoğrafçılığı gibi dallardan yaralanmış, C14 ve dendrokronoloji gibi modern tarihleme yöntemlerini uygulanmıştır. Disiplinler arası çalışma çıkış noktası olmuştur.

  • Çalışmaların başından itibaren kazı ekibinin çok uluslu bir yapıya sahip olmasına özen göstermiştir. Türk öğrenci ve akademisyenlerin ekibinde bulunmasında ısrarcı olmuştur. Bunun sonucu olarak da şu anda Türk üniversitelerinde onun yetiştirdiği çok sayıda akademisyen çalışmalarını devem ettirmektedir.

  • Onu unutulmaz kılan diğer bir öğe de gerçekleştirdiği çalışmaları titizlikle yayınlamaktı. Bunu Demircihüyük kazılarından beri gözlemleyebilmekteyiz. Troia'daki çalışmalarında ise bütün bunlara yeni bir boyut daha eklemiş ve Troia Projesi'nin başlattığı yıllık Studia Troica ile hem kendi kazılarını yıllık olarak yayınlamış hem de Troas Bölgesi ile ilgili diğer araştırmaların da bu yayın organından bilim dünyasına sunulmasını sağlamıştır. 

  • Çalışmalarıyla ilgili önemli bir başka konu ise, elde ettiği sonuçları akademisyen çevrenin dışına da taşımasıdır. Sergi, film, broşür gibi çalışmaları olmuştur.

  • Gerçekleştirdiği tüm çalışmaları orta ve uzun vadede garanti altına almak için Çanakkale Tübingen TroiaVakfı'nı kurmuştur. Bu vakıf hem Troia'daki çalışmaları organize edecek hem de Troia'nın "harabe harabesi" olmasını engelleyecektir.

1988-2005 yılları arasında gerçekleştirdiği Troia çalışmaları ve sonuçları da şöylece özetlenebilir:

1988 yılında Troia, yılda beşbin turistin gezdiği bir harabe harabesiydi. Ne olduğu anlaşılmayan birkaç duvardan başka birşey yoktu. Turistler ören yerindeki duvarların üzerinden geçerek Troia'yı dolaşıyorlardı. Turistlere yönelik ne bir tuvalet, ne de bilgilendirici bir levha yoktu. Troia tarihindeki en kötü dönemini yaşıyordu. Ayakta duran tek "kalıntı" Troia Atı'ydı. Üç ayı aşkın bir süre devam eden 1988 sezonunda, kazılarla birlikte ören yerini düzenleme çalışmaları da başlatılmıştı.

Demircihüyük (1975-78), Beşik -Yassı, Beşik Sivritepe (1982-1987) kazılarında olduğu gibi, Troia'da da en modern yöntemler uygulanmış, başlangıcından itibaren çok uluslu ve disiplinler arası bir ekip oluşturulmaya başlanmıştı. Kazı, Cincinnati Üniversitesi'nin ortaklığı ile (Prof. Brain Rose) birlikte yapılıyordu. Bu eğilim her yıl giderek arttı. Kimi yıllarda 100 kişiye varan kazı ekibinde Arjantin'den Gürcistan'a Yunanistan'dan İrlanda'ya 22 farklı ülkeden uzman yer almaya başlamıştı.  Bu Osman Bey'in çok önemsediği bir durumdu ve 2005 yılına kadar devam etti.

Osman Bey'in çalışmaları kısa bir sürede meyvelerini vermeye başlamıştı. İkinci yıl sonrasında Türkiye'de bir ören yerinde ilk defa Türkçe, Almanca, İngilizce hazırlanmış, detaylı bilgi veren panolar yerleştirildi. Turistler için yollar yapılmaya başlandı.

Nihayet Troia hakkettiği gerçek ilgiyi görmeye başlamıştı. Kazılar ve yeni düzenlemelerle birlikte gelen turist sayısı da hızla artmaya başlamıştı.

Kazılar ise hem Troia kalesi hem de Troia aşağı kentinde yoğun bir şekilde devam etmekteydi. İlk yıldan itibaren aşağı kent manyetik prospeksiyon yönetmiyle araştırılmaya başlanınca,  Klasik Dönem cadde sistemi de ortaya çıkarıldı. Kalede ise özellikle İlk Tunç Çağı kronolojisini araştırmaya yönelik, eski kazılardan kaynaklanan arkeolojik problemler çözülmeye çalışılmaktaydı.

Kronolojik sorunları çözmek amacıyla, M.Ö. 3. bine ait iç kaledeki "Schliemann Yarması" tümüyle yeniden kazıldı. Yıllar geçtikçe buradaki kazılar düzenli bir şekilde genişletilerek devam ettirildi. Sonuç olarak, önceden bilinmeyen Troia III – V arasına tarihlenen evrelere ait mimari ve çanak çömlek konularında yeni sonuçlara ulaşıldı. Böylece kuşaklar boyunca arkeologlar için bir çıkış noktası olan Troia'nın, Doğu ve Batı arasındaki önemi 150'den fazla C-14 tarihlendirmesi ile yeniden ortaya konulmuştur.

Aynı zamanda kamuoyunda en çok tartışılan  20'den fazla "hazine buluntusunun" farklı yüzyıllara ait olduğu anlaşıldı: Ünlü "Priamos Hazinesi"  "Hazine A" ise İlk Tunç Çağı'na,  yani M.Ö. 2500'lere tarihlenmiştir.

Osman Bey'in Troia öncesi yapmış olduğu çalışmalar Troia ile daha bir anlam kazanıyor ve arkeolojik terminolojideki yerini almaya başlıyordu. Bu terminolojilerden biri de M.Ö. 3. bin yerleşmelerinin coğrafik bağlantılarını dile getiren  "Denizsel Troia Kültürü" idi. Troia'daki bu döneme işaret eden  Troia I-III dönemi kalesi, bilindiği üzere büyük megaronları ve hazine buluntularıyla büyük anlam taşıyordu. "Denizsel Troia Kültürü"nün daha başlangıcından itibaren bir aşağı kentte sahip olduğu da kazılar sonunda ortaya konulmuştu.

Kazılar ilerledikçe Son Tunç Çağı aşağı kenti ile ilgili arkeolojik veriler de yoğunlaşmaktaydı. Troia Savaşları dönemi olarak kabul edilen Son Tunç Çağı aşağı kenti ile ilgili detaylar buranın o dönem dünyasındaki, ticaret sistemindeki rolünü daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyordu. Son Tunç Çağı aşağı kentine ait bir savunma sistemi daha vardı. Söz konusu bu savunma sistemi, sonraki dönem aşağı kent yerleşmelerinde de saptandığı gibi, ahşap konstrüksiyonlardan meydana gelmekteydi. Tunç Çağı Troia'sı 90,000 metrekarelik aşağı kenti ve 11,000 metrekarelik bilinen kalesiyle, şimdiye kadar sanıldığından sekiz kat daha büyüktü.

Tüm arkeolojik çalışmalara paralel olarak ören yerindeki, turist yürüme yolları, bilgilendirme panoları, restorasyon ve konservasyon çalışmaları da gittikçe yoğunlaşıyordu. Kendi tanımlamasıyla anlatacak olursak "Osman Bey" sevgilisiTroia'ya duyduğu aşkı, ören yerini her anlamda güzelleştirerek dile getiriyordu. Aynı zamanda geleceğe yönelik kafasındaki projelerin hayata geçirmek için ilk adımları atıyordu. Burada yaşayan herkesten çok daha önce Troia'ya ait yakın bölgenin yavaş yavaş "arsa spekülatörleri tarafından kuşatılmakta olduğunu fark etmişti. Homeros'un doğası tarihten ve kültürden payını almamış kişiler tarafından işgal edilmek üzeredir. İşte tam bu aşamada Osman Bey, Prof. Dr. Halet Çambel, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç gibi Türk meslektaşlarının da desteğini alarak önce Troia'nın yakın çevresini koruma altına alıp, daha sonra ise 1970'lı yıllarda hazırlanmış olan "Tarihi Troya Milli Parkı" projesini Bakanlar Kurulu'ndan geçirtmek için Türkiye ve Türkiye dışında, politikacılardan, akademisyenlere kadar çalmadık kapı bırakmıyordu. Çabaları sonuç vermeye başlamıştı. Troia'nın yakın çevresindeki birçok önemli arkeolojik ve doğal anıt kurul kararlarıyla koruma altına alınmıştı.

Osman Bey, sadece kazı yapan klasik bir arkeolog değildi. Onun için araştırmalar Troia'da kazı yapmakla sınırlı değildi. Örenyeri ve çevresinin korunması, iyileştirilmesi, önce o bölgede yaşayan insanlara, daha sonra daha geniş bir kitleye anlatılması da onun sorumluluk alanına giriyordu. En azından, Türkiye'de çalışan çok sayıdaki yerli ve yabancı akademisyenin tersine kendisi bu sorumluluğu hissediyor ve üsteleniyordu. Onun için Troia'daki çalışmalar, sadece elde edilen laboratuar bilgilerinden ibaret değildi. Çalışmaların bir de etik yönü vardı. Kendisi ne yaparsa yapsın bunu hiçbir zaman unutmuyor, unutturmuyordu.

Troia kazı sonuçları, arkeologlar dışındaki yan bilim dallarını da harekete geçirmiştir. Hititologların 1930'lu yıllardan beri tartışıla geldikleri Troia (Ilios)=Wilusa özdeşliği yeniden ele alınır. Troia'da ilk kez bulunan Luwice yazılı mühür, Troialıların Son Tunç Çağı'nda dilleri konusunda büyük bir ipucu vermekteydi. Yani, Troia'nın bir Anadolu kenti olduğu görüşü ağırlık kazanmaktaydı.

Filolojik ve arkeolojik veriler sonrasında dünyanın en önemli Hititologları, Wilusa (=Troia / (W)Ilios)'nın, o dönemde Anadolu ve Yakın Doğu'nun merkezi gücü olan Hititler için ikincil bir rol oynadığı konusunda görüş birliğine varmışlardır.

Wilusa ve Hitit İmparatorluğu arasında, devlet antlaşmasının imzalandığı döneminde, Troia kalesinin gösterişli ve askeri açıdan da oldukça görkemli bir durumda olduğu Osman Bey'in araştırmaları sonrasında ortaya konulmuştu. Troia savuma duvarlarının önünde büyük kuleler yapılmış, korunması güç olan batı girişi kapatılmış ve kent güneye doğru genişletilerek yeni bir savunma hendeğiyle çevrilmiştir. Schliemann'dan sonra yeniden araştırılmaya başlanan, aşağı kentin bitimindeki yapay mağara içinde bulunan "su tüneli" M.Ö. 3. binde yapılmış olsa da , M.Ö. 2. binde de aşağı kentin su ihtiyacını karşılamış olmalıydı. Söz konusu bu yerin, Wilusa kralı Alaksandros ve Hitit kralı Muwattali arasında imzalanan antlaşmada adı geçen"yerin altındaki yol" KASKAL KUR olabileceği kabul edilmiştir.

Aşağı kentin farklı alanlarında yapılan kazılar, Troia'nın M.Ö. 13. yüzyılda 300,000 metrekarelik bir alana yayılmış ve nüfusunun ise en yüksek seviyeye (7000 ile 10 000 arası) ulaşmış olduğunu ortaya koymuştur. Bu görkemli ve zengin dönemin yaklaşık olarak M.Ö. 1200'lerde yangın ve savaşa işaret eden bir felaketle sona erdiği tespit edilmiştir. 
Evet, Osman Bey, hem arkeolojik kazılar yapıyor hem de ören yerini restorasyonu ile bakımını da sağlayarak, içinden çıkılmaz Troia'yı ziyaretçileri için anlaşılır kılıyordu. Onun için en önemli sorunlardan biri de Troia'daki bir müzenin yokluğuydu. Eserler çıktıkları yerde sergilenmeliydi. Troia Hazineleri yarın geri verilse, bırakın sergileyecek, doğru dürüst koruyacak bir yer bile yoktu. Öncelikle Troia'da bir müze projesini gerçekleştirmek, Troia eserlerinin gündeme gelmesiyle mümkündü. Bu düşünceyle 1998 yılında Almanya'da sergilenecek bir Troia sergisinin hazırlıklarına başlandı. Sergide Troia eserlerinin tümü Türkiye'den gelen eserlerden oluşmaktaydı. Sergi, tasarımı ve kitabıyla büyük ilgi çekti. 
Böylelikle, Troia'yı daha önceden bilmeyenlerin dikkati, 2001/ 2002 yılında Almanya'da gösterilen büyük Troia Sergisi sonrasında, burada yoğunlaştı. Sergi bir milyona yakın ziyaretçisiyle Avrupa'yı etkileyen bir kültür etkinliği oldu.

Osman Bey'in gönlünde yatan, serginin verdiği mesajın, sergi sonunda açılacak olan müzede devam ettirilmesiydi. Müze ile ilgili bazı girişimler olduysa da, o günden bu güne kadar önemli bir adım maalesef atılamadı.

1996 yılında, "Troia Tarihi Milli Parkı'nın kurulması ile 50'den fazla arkeolojik yerleşme ve Homeros'un doğası koruma altına alınmıştı. Bu gelişme Osman Bey'i çok sevindirmişti. 1998 yılında, Troia, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alındı. Bu kararın alınmasında da Osman Bey'in çabaları etkili olmuştu. Bu karara çok sevinmekle beraber, bu kararların Türklere bir sorumluluk yüklediğini de her fırsatta dile getiriyordu. Maalesef Türk tarafı imza attıkları bu kararın peşine düşmedi. Ne Milli Park ne de UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi, sorumlu kurumları Troia'da bir müzenin açılması için harekete geçmeye zorlamadı. 1988 yılından sonra Troia'daki ziyaretçi sayısı 50 binden 500 000'e çıkmıştı ama, resmi kurumların Troia'ya gösterdiği ilgide hiçbir değişiklik olamamıştı. 
Osman Bey, her sözünde Troia'daki araştırmaların, çok sayıdaki yerleşim evreleriyle gelecekte de insanlık için büyük önem taşıyacağını vurgulamaktaydı. Kazı çalışmalarının yayınlanarak, sona erdirilmesini gerektiğini ve gelecek kuşaklar için, Tunç Çağı Dönemi mezarlıklarını araştırmalarının gerekli olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Troia, Osman Bey'den sonra "harabe harabesine" dönüşmemeliydi. Bunun hazırlıklar yapılmıştı. 2004 yılında Çanakkale-Tübingen TroiaVakfı kuruldu.

Osman Bey, vakfın tam anlamıyla aktif hale geçmesini göremeden hayata veda etti. Hayatı boyunca bu bölge ile ilgili eşsiz kitap ve makalelerden oluşan kütüphanesini ise vakfa bağışladı. Kendinden sonra Çanakkalelilerin ve Troialıların her açıdan Troia'ya ve vakfa sahip çıkmasını arzuluyordu.

Evet, Osman Bey'i büyük bir arkeolog yapan sadece onun Troia ve Anadolu prehistoryası alanındaki derin bilgisi değil, aynı zamanda diğer bilim dallarına, edebiyat ve tarihe karşı duyduğu ilgiydi. El attığı her konuyu, o dönemin koşulları altında algılamaya ve karşılaştığı sorunları da yine o koşullar içinde çözmeye çalışırdı. Birçok dildeki makaleleri, kazı raporları, kitap eleştirileri tek başına bir kitap oluşturacak sayıdadır.

Günlük hayatında politik bir kişiliği yoktu, ama politik görüşlerini cumhurbaşkanından köylüye kadar her türlü insanla da paylaşırdı. Adı hep savaş ile anılan bir yerde çalışmasında rağmen kalbindeki projeleri şöyle dile getiriyordu:

  1. Kültürde Barış

  2. Doğada Barış

  3. Politikada Barış

Osman Bey, Kültürde Barış ile Troia'ya kurulacak bir müze sayesinde dünyanın kırktan fazla ülkesine yayılmış Troia buluntularının bir araya gelebileceğini arzuluyordu. Her ülke kültürel anlamda barışçı bir tutumla, buluntuların bu müzede sergilenmesini sağlayabilirdi. 
Doğada Barış ile Tarihi Troia Milli Parkı'nın içindeki Homeros'un Doğası'nı korumayı amaçlıyordu. Milli Park içindeki ekolojik tarım ve turizm bu amaca hizmet edebilecekti. 
Osman Bey, Politikada Barış ile de, adı hep savaşla anılan bu topraklarda barış görüşmelerinin yapılabileceğini dile getirmek istiyordu.

Osman Bey, çok verimli bir çağında hayata gözlerini yumdu. Çok büyük projelere imza attı. Türkiye ve Türk arkeolojisine büyük katkıları oldu. Bundan sonra yapılacak iş ise, onun mirasına kararlı bir şekilde sahip çıkmak, onsekiz sene devam ettirdiği Troia kazılarını, yayınlarla tamamlamak ve Troia'nın yeniden "harabe harabesine" dönüşmesine izin vermemek.

Anısı önünde saygı ile eğiliyoruz.

Korfmann Ailesi'nin Vakfı Ziyareti